Sağlık Bakanı Recep Akdağ, 36’sı hamile 600′den fazla kişinin domuz gribi yüzünden hayatını kaybettiğini ve eğer aşı olsalardı ölüm oranlarının daha düşük olabilceğini belirtti. Bakanlık olarak milyar dolarlar değil 168 milyon bir harcamanın olduğunu, bunun da halkımızın sağlığını düşünerek harcandığını belirtti. Olayların abartılmaması gerektiğini de sözlerine ekledi.
Bakanlığın sitesinde bugün yapılan açıklama ise şu şekilde oldu;
2009 yılı nisan ayı sonunda önce Meksika’da sonra ABD’de ortaya çıkarak tüm dünyaya yayılan grip pandemisi süreci devam etmekte olup, ülkemizin de içinde bulunduğu birçok ülkede hastalık aktivitesinde azalma söz konusudur.
Havaların soğuması, kapalı alanlarda geçirilen sürenin uzaması, hastalıkla henüz karşılaşmamış grupların varlığı ile ilişkili olarak grip aktivitesinde artış görülebilir. Kronik hastalığı bulunanlar, gebeler ve lohusalar başta olmak üzere hastalıkla karşılaşmamış kişilerde risk devam ettiğinden aşılanma önemini devam ettirmektedir.
Pandemi sürecinde ülkemizin ihtiyacı olan aşıyı temin etmek, Sağlık Bakanlığı olarak görevimizdi. Aşının temin edilememesi durumunda bir tek insanımızın hayatını kaybetme riski dahi kabul edilmez ve hiçbir ekonomik değerle karşılaştırılamaz.
Bu güne kadar yaklaşık 8 milyon doz aşı teslim alınmış olup, bunun yarıya yakını kullanılmıştır.
Aşı aile hekimliklerimiz, sağlık ocaklarımız ve bütün hastanelerimizde ücretsiz olarak uygulanmaya devam etmektedir.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
Çanakkale’de başağrısı ve kusma şikâyetiyle, 20 gün önce hastaneye götürülen sekiz aylık hamile fizik öğretmeni adayı Elvan Demirsöz’ün (28) domuz gribi olduğu belirlendi.
Durumu sürekli kötüye giden Demirsöz’ün vücut direncinin artması için bebeği dört gün önce sezaryenle alındı. Erkek bebek, iki gün kuvözde tutulduktan sonra aileye teslim edildi. Bebeğinin fotoğraflarını, sosyal paylaşım sitesi Facebook’ta yayınlayan çimento fabrikası işçisi Serdar Demirsöz (29), doğum gününde bir yıllık eşinin ölüm haberini aldı. Elvan Demirsöz dün toprağa verildi.
Domuz gribi, diğer adıyla H1 NTi, tıp dilinde “influenza (grip)” denilen bir virüs hastalığı olarak tanımlıyor. Peki korunmanın en iyi yolu nedir?
İnsandan insana solunum (Domuz Gribi) tanısı konulmuş kişilerin kendilerini izo olarak açıklayan Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Enfe Doç. Dr. Meral Sönmezoğlu, diğer önemli tedbirin, iyi yükseltmek ve el temizliğine dikkat etmek olduğunu belirtiyor.
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı, Transfüzyon Merkezi Direktörü Doç. Dr. Meral Sönmezoğlu; domuz gribi, diğer adıyla H1 NTi, tıp dilinde “influenza (grip)” denilen bir virüs hastalığı olarak tanımlıyor. Doç. Dr. Sönmezoğlu’na göre, üst solunum yollarına yerleşen ve burada enfeksiyon yapan virüsün çok iyi bilinen iki türü var: Biri, insan gribi; diğeri, kanatlılarda olan kuş gribi. “Aslında az bilinen bir üçüncü türü daha var” diyor Doç. Dr. Sönmezoğlu, “1970′li yıllarda salgınlar yapan, ama yine de çok fazla bilinmeyen bu tür, domuz gribi.”
Dünyada insan sağlığını tehdit eden, tüm kıtalar arasında, kısa bir zaman diliminde tüm insanları etkileyen, çok sayıda insanı hasta eden ve önemli sayıda insanda da ölümle sonuçlanan hastalıklara “pandemi” denildiğini belirten Doç. Dr. Sönmezoğlu, en çok gribin pandemi yaptığını açıklıyor.
Türkiye’de 300 domuz gribi vakası var
“En büyük grip pandemisi 1918 yılında olmuş ve iki yıl kadar sürmüş. Dünya nüfusu 500 milyonken 50 milyon insan enfeksiyon kapmış ve bu enfeksiyon çok sayıda insanın ölümüne yol açmış” diyen Doç. Dr. Sönmezoğlu, bu tarihten sonra en büyük salgının bu yıl nisan ayında Meksika’da domuz gribiyle başladığını, kısa zamanda çok fazla insana yayıldığını hatırlatıyor. “Bu. yeni bir virüstü. Daha önceden bilinen hiçbir grip virüsüne benzemiyordu. Çıktığı yer, domuz çiftliğiydi ama daha sonra insandan insana geçme özelliği edindiği için Dünya Sağlık Örgütü tüm dünyayı alarma çağırdı” diyen Doç, Dr. Sönmezoğlu, Türkiye’deki vaka sayısını şimdilik 300 olarak açıklıyor.
Dünyada şu ana kadarki ölüm oranının binde 6 olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Sönmezoğlu, bu hastalıktan bu derece korkulmasının nedenini, hiç kimsenin vücudunun bu virüsü tanımıyor olmasına bağlıyor. “Herkes enfekte olmaya son derece duyarlı. Risk grupları da hiç bağışıklıkları olmadığı için, bu virüsle karşılaştıklarında daha ağır geçireceklerdir” diyerek, risk gruplarını şöyle sıralıyor:
“İki yaşından küçük çocuklar; 60 yaşından büyük yaşlılar; önceden kalp, akciğer, böbrek gibi kronik hastalığı olanlar; aslında dirençli olup da kortizon tedavisi aldığı için bağışıklık sistemi baskılanmış olanlar; kanser tedavisi görenler, kronik olarak aspirin tedavisi alanlar, virüsün en çok yayılacağı kış aylarında gebe kalacak olanlar ve AİDS hastaları gibi bağışıklık sistemi baskılı olanlar ile bu hasta gruplarına bakan sağlık çalışanları.”
Risk grubundakilerin, hastalandıkları takdirde tedavi olmaları gerektiğini belirten Doç. Dr. Sönmezoğlu, hastalığın “Tamiflu” adında önemli bir ilacı olduğunu, virüsün tedaviyle vücuttan tamamen temizlenebildiğim anlatıyor. “Tedavi hastalığın ilk iki gününde çok başarılı. İki günü geçtikten sonra yine ölüm oranı düşüyor ve hastalık süresi kısalıyor, ama ilk iki günde tedaviye başlamak önemli. İlacın yanında destek tedavisi de veriliyor hastaya. Ağzından hiç yiyemiyorsa sıvı tedavisi vermek, istirahat ettirmek gerekiyor. Ayrıca hastanın burun tıkanıklığı, boğaz ağrısını da ilaçlarla rahatlatmak gerekebiliyor” diyor. Read more »
Turunçgillerin C vitamininden zengin oldukları bilinen bir gerçektir ama bunun yanında içlerinde bağışıklık sistemimizi güçlendiren başka biyoaktif maddeler de bulunur.
İçerdikleri karotenoidler çok yönlü bir koruyuculuk sağlar. Aromatik yağlarındaki limonen maddesinin kansere karşı koruyucu olduğuna ilişkin bulgular vardır. Parlak kabuklarının altındaki beyaz etli bölümde bulunan flavonoidler bağışıklığı güçlendiren etkilere sahiptir. Kan portakalının renk pigmenti olan antosiyanin de buna dahil edilebilir. Bunlar tüm vücut hücrelerini zararlı saldırılara karşı koruyan antioksidanlardır. Domuz gribi başta olmak üzere virüslerin kol gezdiği şu günlerde bunun önemini hatırlatmakta fayda var. Günde iki portakal yerseniz C vitamini ihtiyacınızı önemli ölçüde karşılayacağınız gibi yukarıda söz ettiğimiz antioksidanların koruyucu etkilerinden yararlanmış olursunuz.
MANDALİNA
Mandalina hoş kokusu, tadı ve suyu ile çeşitli türlerine kadar kuşkusuz Akdeniz meyveleri arasında ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Mandalina portakal ile benzer özellikler taşır ve portakalın faydalarını mandalina için de düşünebiliriz.
LİMON
Limon ekşi tadıyla salataların ve sosların vazgeçilmezi olduğu gibi harika bir serinletici içecek olan limonatanın ana maddesidir. Diğer turunçgiller gibi yenilen bir meyve olmasa da C vitamini, folik asit, B6 vitamini ve flavonoidler yönünden onlardan aşağı kalmaz ve sofralardan eksik olmamalıdır. Kabuğundaki limonen önemli bir biyokimyasaldır. Antikanser aktivitesi bazı çalışmalara göre umut vermektedir ve safra taşlarını çözmeye yardımcı olduğunu gösteren çalışmalar vardır.
GREYFURT
İlk defa 1750’de Barbados Adası’nda gezginlerin dikkatini çeken greyfurt bugün bütün dünyada hoş ve ferahlatıcı tadı ve suyu ile sevilen bir meyvedir. Kalorisi düşüktür ama iyi bir flavonoid, potasyum, suda çözünen lif, C vitamini ve folik asit kaynağıdır. Limonoidler, likopen gibi fitokimyasallardan zengindir. İçerdiği pektin kolesterol düşürücüdür. Greyfurttaki bir flavonoid olan naringin kandaki eski hücrelerin temizlenmesini sağlar. Pembe etindeki likopen kalp hastalığı, kanser ve makular dejenerasyon diye adlandırılan göz hastalığı ile savaşta faydalıdır. D-limonen karaciğerdeki detoks enzimlerini teşvik ederek toksik bileşiklerin vücuttan atılmasını sağlar.
Greyfurt için dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta vardır, greyfurtun içerisindeki flavonoidler bazı ilaçlarla beraber alındığında ciddi yan etkilere sebep olabilirler ve bu etki bazı durumlarda 24 saat kadar sürer, o bakımdan ilaçlarla greyfurtu farklı saatlere denk getirmek bir çözüm olmaz. Eğer herhangi bir ilaç alıyorsanız, doktorunuza danışıp onun onayını almadan kesinlikle greyfurt yemeyin, suyunu içmeyin.
Portakal
Yaklaşık olarak kasım ayından mayısa kadar parlak renkleri ve çeşitleriyle alışveriş raflarını süsleyen portakal yemelik ve sıkmalık türleriyle bol bol yemeniz veya suyunu içmeniz gereken bir meyve. Portakal iyi bir B vitamini (B1, B2, B6, folik asit, pantotenik asit), karoten, pektin ve potasyum kaynağıdır aynı zamanda. Yüksek C vitamini içeriği ve flavonoid kombinasyonu sayesinde portakal göz, böbreküstü bezleri, üreme organları, bağ dokusu, diş etleri için vazgeçilmez bir meyvedir. İçerdiği flavonoidlerin en önemlisi olan hesperidin’in kan basıncını normalleştirici ve kolesterol düşürücü etkiye sahip olduğunu düşündüren çalışmalar vardır. İltihap önleyici özellikleri de güçlüdür, bu etkiyi yapan maddeler portakalın etinden ziyade kabuğun altındaki beyaz tabakada bulunur. Gelelim sabah kahvaltılarının vazgeçilmezi olan portakal suyuna. Sıkmadan bir müddet önce buzdolabından çıkararak oda sıcaklığında bekletirseniz portakaldan daha çok su çıkacaktır. Sıkmadan önce düz bir yüzeyin üzerinde elinizle ileri geri yuvarlamanız da çıkan su miktarını artırmaya yardımcı olur. Sıkıldığı andan itibaren ne kadar çabuk içerseniz o kadar fazla C vitamini alırsınız. Taze sıkılmış meyve suları bekletilme süresi ile doğru orantıda vitamin kayıpları olur.
Bir garip salgın hikayesi.
2009 yılı baharında başlayan domuz gribi, aslında medyada ilk olarak 1976 yılında yer buldu.
bkz: Domuz gribi tarihi
Daha önce domuz gribi virüsü için teşhis konulamadığı için tam geçmişi bilinmiyor.
Geride bıraktığımız 2009 yılı içinde ise bahar aylarında Meksika’da büyük bir gürültü ile ortaya çıktı. Yaz aylarının gelmesiyle durulan vakalar sonbaharın gelmesiyle tekrardan artmaya başladı. Rakamlar her gün büyüyor ve günler geçtikçe başta Amerika olmak üzere diğer ülkelerden de domuz gribi salgını vakaları ortaya çıkıyordu.
Virus o kadar hızlı bir dünya haritası çizdiki Dünya Sağlık Örgütü her hafta salgın evresini yükseltmeye başladı.
Avrupa ülkelerinde görülmeye başlamadan ülkemizde sürekli tedbirler alınıyor ve ülke giriş çıkış noktalarında salgın önlemleri alınıyordu. Takip eden günlerde Dünya Sağlık Örgütü tarafından salgının en son evreyi geçtiğini belirtti. Artık kimse çocuğunu okula göndermek istemiyor, bölge bölge okullar tatil ediliyordu. Domuz gribi artık İspanyol gribi ile kıyas ediliyordu.
(İspanyol Gribi, 18 ay içinde 50 ile 100 milyon arası insanın (o dönemde yaşayan nüfusunun %5′i) ölümüne sebep olarak insanlık tarihinde bilinen en büyük salgın olmuştur.)
Avrupa’da salgının en son başladığı ülkelerden olan Türkiye’de salgından daha çok aşı tartışmaları medyada yer aldı.
Dünya genelinden sürekli gelen komplo teorileri halkın kafasını karıştırırken, Sağlık Bakanlığının aşı çağrılarına Başbakan’dan aşı olmayacağım açıklaması büyük bir çoğunluğun karar vermesi yönünde etkili oldu ve aşı olanların sayısı minumum seviyede kaldı.
Bu tartışmalar sürerken Türkiye en hızlı ölüm oranlarının görüldüğü ülkeler sıralamasında hızla yükseldi ve ölüm oranları rutin olarak açıklanmaya başladı. Medyada ölüm oranları açıklandıkça halkın tedirginliği de artıyordu. Sağlık Bakanlığı aldığı karar ile artık ölüm oranlarını açıklamayacağını duyurdu. Aralık ayında maksimum seviyeye çıkması beklenen domuz gribi tam bu zamanlar düşüşe geçti.
Komplo teorileri internet üzerinden, gerekli önlemler için çalışmalar ve uyarılar WHO yani Dünya Sağlık Örgütünden sürekli geliyordu.
Salgın kontrol altına alındıktan sonra ise bu işten nemalanmak isteyen Harvard Üniversitesi profesörleri bir açıklama yaptı ve domuz gribinin abartıldığını belirttiler.
Düşüşe geçmiş olan salgının artık hayatımıza yer edeceği belli olduğu bu günlerde, bu tür açıklamaların, domuz gribi için tedbirli davrananları tedbirsizliğe iteceğini düşünen bir çok uzman ise şu günlerde durumdan oldukça rahatsız olduklarını belirtiyorlar.
Dünya Sağlık Örgütü ve özellikle Sağlık Bakanlığının önlemleri ve çalışmaları takdire şayan bir şekilde oldukça başarılıydı. Read more »
Brezilyalı bilim insanları domuz gribine yakalanan bazı insanların niçin öldüklerini öğrenmek için yirmi bir kurban üzerinde otopsi yaptılar.
Hastaların tümü akciğerlerinde meydana gelen bozukluklar yüzünden yaşamını yitirdiyse de grip üç farklı şekilde seyrediyor diyor uzmanlar.
Mesela kalp ve kanser hastaları yaşamlarını çoğunlukla bakterilere bağlı ikinci bir enfeksiyon yüzünden yaşamını yitirmişler. Bu nedenle bu tür hastalıklara sahip insanların antiviral terapiye ek olarak antibakteriyel tedavi de görmeleri gerekiyor. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine dergisinde “Lung Pathology in Fatal Novel Human influenza A-H1N1 Infection” başlığıyla yayımlanan araştırmayı yöneten bilim insanı Thais Mauad, ayrıca suni solunum da önermekte. Daha önceki araştırmalarla da ölümcül enfeksiyona yakalanan hastalarda solunum zorluğu yaşanırken, diğer domuz gribi hastalarında en belirgin semptomların ateş, öksürük ve kas ağrıları olduğu anlaşılmıştı. Mauad ve ekibi yaşları 1 ila 68 arasında değişen 21 kurbanda otopsi gerçekleştirmiş. Bunlardan 16’sında kalp veya kanser gibi hastalıklar vardı. Akciğer dokusunun incelenmesi sırasında üç farklı histolojik bulgu ortaya çıkmış: 1- Alveollerin önemli ölçüde zarar görmesi 2- İltihaplı dokunun ölmesi 3- Bronşlarda kanama. Ayrıca bazı hastaların akciğerlerinde aşırı miktarda sitokin salgılanmış. Bu proteinler bağışıklık sisteminin aşırı derecede reaksiyon gösterdiğine dair bir işarettir. Bu reaksiyon enfeksiyon sürecinin ölümcül olarak seyretmesinde katkıda bulunmakta. Aynı gelişme kuş gribi veya Sars gibi ağır hastalık süreçlerinde de görülmekte ki uzmanlar bunu “sitokin saldırısı” olarak isimlendiriyorlar. Kurbanın bağışıklık sistemi hastalık etkenlerine karşı aşırı reaksiyon göstererek, yaşamı tehdit eden akciğer bozukluklarına yol açmakta.